![]() |
|
|
#1 (permalink) |
|
Üyelik tarihi: Apr 2009
Mesajlar: 15.300
Reputation : 10
Reputation Display :
![]()
My Mood:
|
![]() GÖZGÜ ''kaçacak yer yok yüzünde…düş değil her şey masal... uçuruma bir gül atıp da yankısını beklemek gibidir aşk.''[/b] Bütün ırmaklar, bir damla suyun düşüdür. Bundandır ki, ırmakların deniz rüyaları görerek akmalarını çok görmemek gerekir. Kim ki, ırmağa deniz rüyasını yakıştırmaz, damlaya da ırmak rüyasını yakıştırmasın. Irmak, damlanın; damla, ırmağın hakikatidir, düşle muştulanmış bir hakikattir. Ter damlaları düş ırmaklarının kalıntısı Alındaki tuzlu, derin yataklardan akan.[/b] Elif, noktanın ilk göz ağrısıydı. Bir harf olarak değil, mahfazasının içinde, bir kitap olarak yaratılmıştı. İnsanoğlu ''vav'' harfini bulduktan sonra, ''elif'' kitap olma keyfiyetini kaybetti. ''İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı.'' Elif, noktanın aşkın kısmıydı; vav ise noktanın taşkın kısmı oldu. Aşkınlık taşkınlıkla iç içe girdi; ''Elif'', ''Vav'' ile yazıldı ve kitaplar cehaleti çoğalttı. Vav'ın rüyası: Bütün harfler döner dolaşır Elif' i bulur. Hurufi bir haritadır çatlayan, şiirin göz uçlarındaki leke. Tırtıl, aynanın üstüne atıldı. Kof bir kahkaha duyuldu. Gülenler, tırtılın aynada yansısını görünce utanacağını, tiksineceğini sananlardı; oysa tırtıl, aynaya imrenerek bakıyordu. Aynada gördüğü, safran safran işlenmiş, mavi kanatlı bir kelebekti. İnce bir parmak tırtılı aynanın üstünden söktü, tırtıl hakikatten koptuğunu sandı ve üzüldü; oysa bir zaman sonra o ince parmağın üstünde safran safran işlenmiş, mavi kanatlı bir kelebek olarak havalanacaktı. Bir seyyah yazgıdır, güzellik. Suret; döner döner, içinde kaybolur. Bütün yalanlar, tek bir doğruyu örtmek için söylenegeldi. Güneş balçıkla sıvanmasa da, gözlerini kapatanlar karanlıklarına gömüldüler. Ne üst üste yığılan yalanlar, doğruya perde oldu ne de gözlerini kapatanlar güneşi söndürebildi. Oysa yalanı söyleyen, doğrunun mumunu söndürdüğünü; gözünü kapatan ise, güneşi örttüğünü sandı. Yalan çözüldü, göz güneşte dahi görmez oldu. Sözün namusu, yüzündeki nikabtır. İnsanın marifeti, duyabilmektir dilsiz tarihin gözlerini. Bütün çiçekler bahara uyanacaklarını sanıyorlardı. O, toprağın altından, sancılı bir doğumla boy verdi. Kış güneşi gözüne çarpıyordu; her taraf, kar, tipi, boran içindeydi. Yapraklarının üstünde kar yığıncıkları kalmıştı. Yanına, ihtiyar bir adam yaklaştı: ''Evladım, bu çiçeğin adı: kardelen olsun.'' dedi, küçük torununa. O günden beri, bütün çiçekler kar kabusları görür oldular. Oysa kardelen baharı müjdelemişti, masalın bu kısmı hep eksik anlatıldı. Bir güne düştük; evveli, ahir; Bir kapıya vardık; sonrası, gurbet. Dünya, bir top kumaştan açılmıştı. Makaslar bilenince, yeryüzü çok da umursamıyordu. Makaslar bilenmişti, acemi terziler yeryüzünü hoyratça kesiyorlardı. Dünyada makası bileli, büyük olanlar egemen oluyor; daha fazla yer kesiyorlardı. Makası iyi kullananlar, dikenli teli icat ettiler ve kestikleri yerlerin etrafına dikenli teller çektiler, yetmedi; dikenli tellere elektrik verdiler, yetmedi; elleri silahlı insanlarla, dikenli telleri nöbet tutmaya başladılar. Çocuklar, kaçan toplarını almak için koşunca dikenli tellere takıldılar. Dünya defteri dürüldüğünde dikenli tellerin hükmü, dünya yaratıldığı zaman ki kadar olacak. İnsanın haddi, toprağın hududu, Kim koyabilir Te cetveliyle metallere sınır?[/b] Bir esinti, ılık bir titreyiş hissetti bağrında. Bahaeddin Veled, Belh' ten hareket etmiş, Medine'de bir alimin içine ılık bir esinti olarak düşmüştü. Alim sırrı çözemedi. Yıllar içinde bu ılık, tatlı esinti; zapt edilmez bir fırtınaya döndü. İnsanlar fırtınayı kınadılar: ''Daha dün aksak bir esintiydin, şimdilerde fırtına olmanın cakasını satma!'' dediler. Konuşan Rumi idi: ''Biz kibir tahtını tevazu tahtının altında gördük ve oraya kurulduk.'' dedi. Bahaeddin Veled, Medine'ye vardığında, beraberindeki esinti, alimin içinde taşkın bir fırtınaya dönmüştü. Tecdidi eskimiş bir ümmet, Her çatlağı kıyamet sanır, tohum gövdesine kurulu.[/b] Gözyaşları, bir bir yuvarlanırken yanına sokulan şair: ''Taşıyabileceksen, gözyaşlarını geri çağır.'' dedi. ''Anlamadım!'' dedi ağlayan adam. Şair, ''İçinde biriken dert tortusudur, akıttığın gözyaşları'' dedi. ''Nasıl ki, gözyaşlarını geriye çağıramıyorsan, dertlerini de içinde taşıyamazdın.'' diye devam etti. Kendime bile yetmezken sevincim, Bir dünyayı ısıtıyor derdimin pişkinliği.[/b] ''Ayak izleri bırakıp geçiyorum, derin, sağlam, ölçülü izler. Ki ardımdan gelenler; dikene, çalıya çırpıya değmeden, yaralar bereler içinde kalmadan varsınlar menzillerine.'' Sözü ağzında kurumamıştı ki, yaralar bereler içinde bir kadın kendini huzuruna attı: ''Ben günah işledim cezamı biç!'' dedi. Adam, Nasıralı İsa' yı hatırladı. Gözleri buğulandı: ''Bedeni en büyük cezadır günahkara, günahı bağrında tuttuğu sürece.'' dedi. Gözlerindeki yaşlar çoğaldı, Son Peygamber'i (s.a.v.) ve Maiz'i anımsamıştı. Geriye dönüp izlerini silmek istedi; fakat cesaret edemedi ve her ayak izinden yeni dikenler uç verdi. Herkes kendi yazgısını yaşar, En uzak bakır kazanların içinde dahi. ''Hangi harf gözüne Girmek için kendini Bir isimden çekiyor Alfabenin dengesi Bozuluyor sevdalı Bir hece gibi sığınıp Bu şiirin en kuytu İmgesine''[/b] alıntı |
|
|
|
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|