![]() |
|
|
#1 (permalink) |
|
Üyelik tarihi: Apr 2009
Mesajlar: 15.300
Reputation : 10
Reputation Display :
![]()
My Mood:
|
"Sükun ve selamet ammeyi ihlal ettiğinden vaz-ı bimarhane edilmesini natık rapordur."
Hasta ben'im. İmza benim. Leyla Erbil'in 'her insanda gördüğüm zavallılık ve delilik' olarak tanımladığı sanatının kaynağında bir yer. Siyah-beyaz bir kurgu kare. 19. yy. sonları olmalı. Toptaşı Bimarhanesi nisa bölümünün avluya bakan pencerelerinden biri. Camı kırık. Tülsüz. Daha da uzaklaşmak mümkün tabii; 'Deliliğin (geniş) Tarihi' içinde, Foucault'nun mihmandarlığında, yükü kaçıklardan mürekkep bir deli gemisine, ola ki bir Narrenschiff'e binip çok daha eskilere de uzanılabilir. Ama o pencerenin altı iyi. Oraya kadar inen daha ne ister? * O pencerenin önünden birkaç adım yürüyünce beyaz toprak yolda, kanatları beyaz bir kapı çıkacak karşımıza. Kapının dışında -belki de içinde- Leyla Erbil'in kitaplarından süzülen temler: 12 Mart siyah renkli. 12 Eylül gene siyah. Çoklukla yok sayılmış, içine girilmeye cesaret edilememiş insan ruhu bembeyaz. Ve beyaz Marx, beyaz Freud, psikanaliz beyaz; kanı kararmış, siyaha dönmüş, yırtık kızlık zarları, beyaz tülbentli anneler, kara bıyıklı babalar, köylü, kentsoylu; siyahı bol Türkiye'nin gri kadınlık tarihi. * 'Karanlığın Günü'. Sayfa 210. İkinci paragraf: "Nasıl bir adamdır nane-kekik'çi. En çok hangi yemeği sever?" diyor Leyla Erbil, "Kafka'yı okumuş olabilir mi? Lermontov'u? Melville'i? Moby Dick'i okumadan nasıl kendi dünyasına bakar insan? Nasıl kavrar kendisini? İnsan kendini kavrar ben buyum diyebilir mi?" Soru şu: İçinin, suçlularla bir tutulduğu en ilkel dönemlerine Leyla Erbil okumadan bakabilir mi insan? Kaptan Ahab'ın tahta bacağı üzerine yemin etsin edebiyattan anlayanlar. Tut ki baktı, bir de etrafı gezebilir mi 'Hallaç'ı okumadan? Virgüllü ünlemler -Erbil'in ünlemin sonlanmadığı, sürdüğü yerlerde kullandığı-; virgüllü sorular -sorunun sonlanmadığı sürdüğü yerlerde; üç virgüllü sorular- soluğun kesildiği, soru düşüncesinin sürdüğü yerlerde-, onların akrabaları ve yan yana üç virgüller -duraklamanın uzun sürdüğü aralarda- ... Tekmili birden 'Leyla işaretleri'... Bildiğimiz noktalamaların yetmediği anlara özel, yazar tarafından tanımlanıp konulmuş. Onları görmeden okur gözü, hangi uzun 'Gecede' kavrar kendini? Hangi sevgilinin özel hayatlara karaladığı yazım yanlışlarını 'Eski Sevgili'nin sayfalarında sabahlamadan tashih edebilir, bilmediği bir dilbilgisinde sonsuz kimsesizliği, sakatlığı, zavallığı içinde hem de. * Yazının bu noktasından sonra isyan edebilir her sorumluluk sahibi editör. İmgelerle ip atlamayı bırak, anlat Leyla Erbil'i. Kimdir? Kaç kitap yazmıştır, nasıl bir üslubu vardır? Okura bilgi ver. "1931'de İstanbul'da doğdu. Türkiye'nin ilk kadın Nobel adayı; 'Hallaç', 'Gecede', 'Eski Sevgili' adlı üç öykü kitabı; 'Tuhaf Bir Kadın', 'Karanlığın Günü', 'Mektup Aşkları', 'Cüce' adlı romanları, 'Zihin Kuşları' adlı bir deneme kitabı ve 'Tezer Özlü'den Leyla Erbil'e Mektuplar' adlı yaşantı-metni bulunuyor," gibi bir cümleyle de ikna olmaz biliyorum. Kolaydı sanki Leyla Erbil külliyatını yazmak! * "İnsana bakış açım, onların tümünün sakatlanmış, yaralanmış oldukları noktasında ısrarlı olunca (herkesin sakatlanmış olduğu bir toplumda -dünyada- sakat olmak 'normallik' anlamına gelir) onları bilinen cümlelerle anlatmak ya da birinci tekille konuşturmak yeterli olmayabiliyor," diyor Leyla Erbil ve dediğini 40 yılı aşmış yazı serüveni boyunca her kitabında 'yenileyerek' sürdürüyor. İlk kitabı 'Hallaç'tan, son kitabı 'Cüce'ye dek, her öyküsünde ve her romanında, 'karakter' olabilmiş kahramanlarını, kendi iç sesleri ve iç şiveleriyle... Manik depresifler, şizofrenler, nevrotikler, diğer psikozlar, aramızda 'bir yeşil reçete' mesafesi bulunan taklidi normaller, sadece onlar mı; kalbi çok hasta, kararmış kötücüller, insan ruhunun ürkütücü karmaşasını örnekleyen kadınlar, erkekler; çocuklar... Ve bütün onlar, Erbil'in kalemiyle kardığı metinlerde, psikolojik anlatı olma tuzağına düşmeden edebiyatın bütün lezzetini bırakarak damağa, sayfalar ve kitaplar boyu akıyor. İnsanın ne kadar kötü, ne kadar iyi, ne kadar hain, ne kadar güzel, ne kadar bencil, ne kadar verici, ne kadar az, ne kadar çok olabileceğine dair... Ve daha fazlası. İçindeki bimarhanenin beyaz kanatlı kapılarını açmadan anlamak zor, o kanatları Leyla Erbil okumadan, üstelik Türkiye'de yaşarken açmak belki daha da zor. * 'Hallaç'/1960 "Gülmüştün, gülmüştü, gülmüştük gök çivitlerini alıp, vererek karalarını, kendir ve dağ çalıları acıttı bacaklarımı, heryerler ıssız ve boştu ve gölün yüzünde bi duman vardı, gökler gene vardı, karaydı, karanlığın sapları iyice batıyordu artık sırtıma, sırtına bi onun, bi benim sırtıma kabukları soyulmuş yaban atları, kurumuş otlar, çalı çırpı akıyordu, başlarımız pamuk atmıştı, hallaçtı, hallaçtım, hallaçtılar, ve kurnaz, ve domuz ve isa ve çok fatoş bi fatoşun gözlemi vardı içimizde, içimizden alevleri örmeğe çalışıyorduk, sanki sevmiştik, sanki sevebilirdik, sanki sevebilirlerdi ve kabukları soyulmuş yaban eşeklerinin eksilen yapraklarına derin ve ince kanallarla dokunmuş denizlere dikilen çiçeklerdi sevi." İlk kitabıyla aynı adı taşıyan öykünün 'Sevi' bölümünden alıntı. 44 yaşına girmiş metin, gösteriyor mu? "Başlarımız pamuk atmıştı, hallaçtı, hallaçtım, hallaçtılar..." Ve satırların sahibi henüz 29'unda o sıralar. Dost Dergisi'nde yayımlanan ilk öyküsü 'Uğraşsız'ı kaleme aldığında ise sadece 24: "...Yok anlatmalıyım, ille anlatmalıyım. Ona, -Bak Cemal bey demeliyim,- senle denize, domuza gelişimi yanlış yorumlama allasen! Gözünü seveyim inan dediklerime, başka, kendince çıkarlar gözetme benden. Böyleyim işte, işim gücüm yoksa, canım da yüzmek istiyorsa, ya çevrem ne der diye düşünmem, atlatmam kimseyi kalkar giderim... Sanki söylemişim gibisine erinç, kıvanç duyuyorum. Kendimle oyun. Hem ne de olsa anlayamayacak. Bir başkası belki anlardı diyorum. Bok anlardı, diyor biri içimden, -Bok anlardı,- diyorum ben de. Tutup kafasını, Osmanoğlu Cemal beyin, denizin yemyeşil dibine itiyorum. -Eşşoğlu eşşekler!- diye bağırıyorum sonra; Eşşoğlueşşekler!" Neden 1980'leri bekledi feministler? Zavallı biz; Özal kuşağının 'uğraşlı' depolitize çocukları... Arada kalmış kadın taifesi, (erkekleri farklı mı ki?) arayı kapamaya çalışan. 'Cüce'ye kadar gelmiş ya da sözgelimi Leyla Erbil'e 'Karanlığın Günü'nde başlamış biri için, dönüp 'Hallaç'ı okumak -ya da üçüncü beşinci kez çevirmek sayfalarını- inanılmaz bir keyif. Bambaşka bir biçemin, dilin doğum sancıları. Varoluşçuluğun genç bir kadın yazarın kaleminden satırlara süzülüşü. Çoğumuzun evine girmiş -belki hep varmış- baskılarla ve onların sokağa çıkmış halleriyle buluşma, kızgın ama nahif bir 'ilk kitap'ta. Ses çıkaran, öksüren, gülen, kimi zaman ölü bir sessizliğe susan harfler, alfabeden bestelenmiş dil şarkıları 'Hallaç'ta. * Ve ilkinden sekiz yıl sonra gelen ikinci öykü kitabı 'Gecede'. Yıl 1968. "İnsanı Marxist ve Freud'cu açıdan ele alan" ifadesini taşıyan bir ilan veriyor Leyla Erbil 'Gecede' için. Psikanaliz Erbil'in edebi kanallarından oluk oluk akıyor öykülerine, Marx ile el ele. Bilinçakışı tekniği giderek belirginleşiyor yazarın kendine has biçeminde; ya da belki her karakter için ayrı ayrı oluşturduğu biçemlerde. Simgeler, insana taş çıkartıyor kullanıldığı anlatımlarda. Kafa tutuşları, inancı biraz daha yükseltiyor sesini yazarın, kahramanının dilini giyinip. Bazen çocuksu, öyküsüne göre çok kadın, kiminde en erkek: "Göstericem ben ona, bir kitapçıya girdim, bir sergiye uğradım eve gitmedim, annem 'gene o koca komünistleydin gösterecek o sana hanyayı konyayı' dedi, 'eceli gelen köpek' dedi 'baban gelsin de, hep o şırfıntı yüzünden, o çıkartıyor seni baştan,' dedi..." * Leyla Erbil'in anne karakterleri. Hemen hepsi acılı, acıtan. Hüznü doğurgan. Ve anne denince 'Karanlığın Günü' elbet. Sırayı bozalım. İkinci roman 1985. 'Güvercinlerle sesleşen' demanslı anne ve onun yazar kızı... Güvercinlerin işgal ettiği karanlığa açılan o apartman boşluğu, Leyla Erbil'in, önce toplumun sonra belki okurun apartmanları arasına soktuğu 'boşluk duygusu'nun ta kendisi. Pençe atan varoluşun ekseninde bir grup yazar ve sanatçı, iç içe geçen, bozulup dağılan, pençe pençe kızaran, kimi yüzsüz ve muaf. Karanlığın gününde aydınlanan. 'Karanlığın Günü'nü okuyup da güvercinlerin sesini, kitabın içine sinen derin sessizliği, Nuriye Hanım'ın kaybolan belleğini, Erbil'in anneden topluma geçişlerde ustaca kullandığı şiirsel kalemin ağulu tadını unutabilen var mıdır? * Bir öncesi... 'Tuhaf Bir Kadın'. İlk roman. 1971. Taa 'Gecede'den belki de 'Hallaç'tan ilk izleri verilmiş bir kadınlık durumunun kaldırılan örtüsü ve hem kabukları, koparılmış, kanlı, günebakan. Evin içi. Gene unutulmaz bir anne karakteri. Tanıyıp bildiklerimizi unutabilsek bile, Erbil'inkileri silemeyeceğiz belki de hafızalarımızdan. Maddenin en katı hali evden sokağa uzanan. Sokaktan eve dönen. Tekrarlı bir bunaltı. Ev toplumun içinde, toplum evin. Birbirlerinin mikro ve makro izdüşümleri... Ne orada ne burada olabilen 'kadın'. Hiçbir yere sığmayan bir kimlik, kadınlık. Her yönüyle ve eksiksiz, uzun, acılı bir şiirin satır dökmüş dizelerinde. İnebilir mi kadın içine, en derinine 'en tuhaf' yanlarına? Gördüğünün ne kadarı gerçektir ne kadarı hallüsinasyon? Bilebilir mi? * 'Eski Sevgili'. Yıl 1977 bu kez. Üçüncü öykü kitabı. Beş öykü. "Nigar birden 'haberinde olmadan' sevilmek isteyişini, yaşayışı içinde hep bunu ardığının nedenini seçti. Suçtan kaçıyordu. Din toplumunun yasağına uyuyordu; ayıp olana kendisi değil, bir başkası onun haberi olmadan sıvanmalıydı ki, o her vakit toplumun koyduğu kurallara uyan temiz bir yurttaş, bir namuslu kadın olarak kalabilsin..." Ve takip eden kurşun ağırlığında satırlar, anlayana. 'Eski Sevgili'den. Dileyen kendi kadınlığının manifestosunu oluştururken alıntılar altı çizili satırlardan. İçine bakmaya cesaret eden. Ki edebiyat hafifletir içine kaynak yapan insanın yanıp kızaran gözlerinin yangısını. Üstüne bir de 'Bunak' okunursa aynı kitaptan; ve tabii "Biz İki Sosyalist Erkek Eleştirmen". Yoksa bitmez Nigarlar. Suçluluk duygusu da. Zinhar! * Ve 'Mektup Aşkları', Özal dönemi çocukları üniversite çağlarında o yıllarda. Kitap, kıyamet gibi geçiyor içimizden. Aşkla aşksızlık arasındaki Araf'tan okuyoruz her mektubu tek tek. E-mailleşemiyoruz o vakitler, SMS'ten habersiziz. Mektup devrinin son yılları belki. Türlü çeşit ölüm. Bu kez ölümü, aşkla üfleye üfleye soyuyor Leyla Erbil; "O çarşamba çok yoruluyor"... Bu kitabın bir diğer özelliği de önceki öykü ve romanlarında dile ait en alışılmış kuralları bozup yeniden yapılandıran Erbil'in ilk kez klasik roman türünden 'mektup yazması' okuruna. 'Diyalektiğin cilvesi' dediği aşk temasında. * 'Zihin Kuşları'nda Borges'ten, Çerkez Ethem'e, Proust'un romanından çıkma Vinteuil adlı karaktere; Sait Faik'ten, Müslüman bir ülkede düşünceyi açıklama özgürlüğüne ve medyaya kadar birçok konuda sakınmadığı kalemi bu kez 'deneme'nin ağırbaşlı kıyılarında. Kıyı, lafın gelişi tabii. Derin, haklılığından emin, kantarın topuzuyla inatlaşan, az sözle çok şey anlatan bir kalem bu, ucu sivriltilmiş. * Yaşantı-metin olarak geçen 'Tezer Özlü'den Leyla Erbil'e Mektuplar'... İki 'deli' kadın, iki korkusuz. Ve akılsız bir hastalık Özlü'nün göğsüne yapışan. Aşk, dönemin tatsız politikaları, ülkeler arası devam eden sıkı bir dostluk. * Ve 'Cüce'. Orhan Koçak'ın dediği gibi "İhtişamlı bir yapıt. Artık ancak başka bir şey yapılabilir." "Yol uzun gurbet ıraq..." diyen Erbil artık tek harfle bile yol aldırıyor, sıkı göndermelerine. İçinde yanmaya devam eden Madımak Oteli'nin isli ışığında hem çekmeye devam edip acısını hem sakınmaksızın söylüyor sözünü. Leyla Erbil noktalamaları ve temaları, yıllarla kuvvetlenmiş güven veren bir dost selamı gibiler 'Cüce'de. "Hatçablacığım dedin, dövüyor bu adam seni, öldürecek bir gün dayaktan, bırak gel açalım bir dava ona, kalırsın benimle, geçinir gideriz ha? Edemem onsuz! Dedi, ben onun sıcağına alışığım, sen bilmezsin!" Özetle nice bimarhane dolaşan, görmüş geçirmiş, yaş almakla kalmış, yaşlanmamış estetiksiz bir Leyla Erbil yazını, "Muhteşem deliler dünyası"nda özneyle yüklem arasındaki kısalı, uzunlu yolları, metin içi dehlizleri bir koşu alıyor gene. Kitaba ad olan cüce ise, unutulma korkusuyla kıvranan Zenime Hanım'ın evine gelen bir fotoğraf sanatçısı. Şu bir türlü belleyemediğimiz 'çileli kavram' varoluşa ve unutulma korkusuna 'dev' bir sesleniş belki de. Yaralarımızın en kesikli gizlisine. * "Kimsenin vakti yok incelikli şeyler düşünmeye"* ve çoğunun da yazmaya... Güllabici kalem bolluğunda, kalın okumalarla tedavi edilen deli okurlarla daha çok işi var Leyla Erbil'in. Peki 'Cüce'den sonra sırada ne var? * Gülten Akın |
|
|
|
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|